Âşık. Bir hazırlığı olmaksızın şiir söyleyen, saz eşliğinde başkasının şiirini okuyan, halk hikayeleri veya destan anlatan sanatkarlara verilen ad.

Aşık terimi 13., ve 14. yüzyıllarda Yunus Emre gibi ilahi tarzında şiir söyleyen ve tekke mensubu olanlara denmekle beraber, daha sonra yaygınlaşarak, özellikle XV. yüzyıldan itibaren Azeri, Anadolu ve Rumeli sahalarında din dişi şiir söyleyenler için de kullanılmıştır. Aşık karşılığı olarak, saz şairi, meydan şairi, çöğür şairi, çöğürce terimleri de kullanılagelmiştir. Kazaklar “akın”, Türkmenler “bağsı”, “bahşı”terimlerine yer vermişlerdir. Aşıkları, İslamiyet’in kabulünden önce Türk toplumlarında önemli yer tutan ozanların, bahşıların devamı sayabiliriz. Bazı araştırmacılar anonim halk edebiyatında daha yaygın olan türkü, mani, ağıt, yakan ve düzenlere “halk şairi” diyerek, “aşık”tan ayrı tutmuşlardır.


Aşık denilen, çokluk saz şairlerinin meydana getirdiği şekil ve muhteva olarak belli özelliklere sahip edebi ürünleri içine alır. Aşık kelimesinin nereden çıktığı bilinmemektedir. Veled Çelebi, Türkçe Işık’tan geldiğini söyler. Ahmet Tal’at, “yüreği aşk ile yanan” anlamını vererek, Veled Çelebi’nin görüşünü paylaşır. F. Köprülü, kelimenin köküne inmez; ancak, ışık şeklinde dilimize geçtiğini “Kalenderi, Bahayi, Bektaşi, Hurüfi gibi ehl-i sünnet akidelerine aykırı zümrelere mensup dervişlere ve Yunus Emre tarzında halk şair mutasavvıflarına sıfat olduğunu” belirtir. Hüseyin Kazım Kadri, Türk Lügati’nde aşk’ı Arapça isim sayarak “gönül veren” anlamını taşıdığını yazar. Ahmet Kutsi Tecer, aşık için “önceleri Yunus tarzında ilahiler ve mistik şiirler söyleyen şairler tarafından kullanılmaya başlanmış, daha sonraları saz şairlerinin hepsi aşık adını takınmışlardır” der.

Özel Arama Motoru
- Design by Filozof.net