Lamartine, Hugo, A. de Vigny gibi şairler “soyluluk” ya da “halk” adına, ama hepsi de ortak bir biçimde, değişen dünyaya soğuk bir gözle bakıyorlardı. Hepsi, sanatçının, kendini özdeş göremediği bir dünyadaki iç tedirginliklerini, güvensizlik ve ayn kalmışlık duygusunu işlediler. Bunların, örneğin Hugo gibi bir bölümü, şiirlerinde yeni bir toplumsal düzen özlemini dile getirdiler.

Söz konusu temalar, heyecanlı bir lirizm ve hüzünlü bir ruh haliyle birleşince ortaya geniş, derin, yüksek sesli bir şiir çıkmıştı. Ruy Blas’da çamaşırcı kadınlar, Lucrece Borgia’da gençler Hugo’nun ağzından, coşkun bir lirizmi ortaya koyan şarkılar söylüyorlardı. Lirik anlatım biçimsel olarak da klasik şiirin dar kalıplarını kırmış, akıcı ve uyumlu bir ritm yaratmıştı. Bu ritm, şairin duygularını açığa vuran birakış içinde gelişiyordu. Akıl ve mantık, duyguların içinde erimekte, yok olmaktaydı.

Toplumun yasaları ve yaşamın renksizliği karşısında romantik şairler doğaya sığındılar. Doğa, onlar için, “göklerin sonsuzluğu ”, “ışık ve gölgeler”, “sonbahar yapraklan” ile tükenmez bir avuntu kaynağı idi. Benliklerini doğanın bağnnda yüceltmeye çalışan şairler, özlemlerini de uzak, bilinmedik ve büyü dolu ülkelerde bulmaya çalıştılar. Bazen de geçmişe, Orta Çağ’a ve Eski Yunan’a yöneldiler. Lamartine ve Gerard de Nerval gibi romantik şairlerin 19. yy İstanbul’una dek uzanan gezileri hep bu kaçış duygusunun sonucu idi.

Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi

Filozof
Özel Arama Motoru
- Design by Filozof.net