İnsan Sorunu

Uygarlık tarihinde, bilimsel düşüncenin soru sormak, evrenin yapısını, kaynağını araştırmakla başladığı yaygın bir kanıdır. Düşünen insan, içinde yaşadığı evrenin, varlık türlerinin nereden gelip nereye gittiğini önce kendine, sonra başkalarına sorma gereğini duymuş, böylece felsefeye ilk adımım atmıştır. Anadolu ’da doğan Doğacı felsefenin konusu evren ve evrendeki varlıklardı. Thales’le*başladığı söylenen bu doğacı düşüncenin devamı Atina’da, özellikle “sofist” adı verilen düşünürler aracılığıyla yön değiştirerek insanı konu edindi. Sofistler, insanın özünü açıklamaktan çok, toplum içinde kendine sağlayacağı yeri, görev aşamasını gözönünde tutarak, eğitime önem verdiler. Sokrates* ise sofistlerden ayrı bir yol tutarak insanı bir “bilgi varlığı ” diye gördü, insana dolaylı olarak yaklaştı. Daha sonra Platon, Aristoteles insanı bir toplum varlığı olarak gördüler. Sokratesçi felsefe okulları ise insanı mutluluk arayan bir varlık olarak yorumladı. Bu mutluluk, kişinin yaşamıyla ilgili davranışlarına bağlı bir tutumu gerektiriyordu.

Felsefenin dışında kalan, bütün davranışların dinden kaynaklanması gereğini ileri süren dinci görüş ise, insanı bir “inanç varlığı” diye anlamıştır. Dinin görüşüne göre, insan Kutsal Kitap’m bildirdiklerini yerine getirmekle yükümlü bir “görev varlığı”dır. Bu durumda insan inanması gerektiğinden “inanç varlığı”, kendisine bildirileni yapmakla yükümlü olduğundan “görev varlığı ”dır. Oysa, bu felsefe ve din öğretileri insanın gerçeğini düşünmekten uzak kalmış, insana dıştan bakmakla, ona bir takım yükümlülükler vermekle yetinmişlerdir. Anadolu-Yunan felsefesinde mutluluk, toplum varlığı, Roma düşüncesinde “istenç varlığı”, dinlerde “inanç varlığı”, “görev varlığı” gibi değişik niteliklerle anlatılan insan, Kant’ın görüşüne göre “ödev varlığı "dır. insan, evrende, kendisine düşen ödeviyapmakla yükümlüdür.19. ve 20. yy felsefelerinde, insanın yorumu değişmiş, bütün ilgiler insan varlığının özünü tanıma üzerinde yoğunlaşmıştır. Max Scheler,  Hıtsserl, Hartmann gibi filozoflar insanı evrenin bütünü içinde ele almış, onun evrendeki yerini ve önemini birer felsefe sorunu yapmışlardır. Onlara göre insanın evrendeki yeri, yalnız doğal yapısıyla değil, başarılarının kaynaklandığı düşünme yetileriyle bağlantılıdır. Scheler insanın değerini, yaratıcı yeteneklerinin doruğunda bulunan “Geist”a bağlamıştır. Hartmann, insanın belli varlık katlarından oluşan bir bütün olduğunu, insana gerçek değeri kazandıranın en üstte bulunan “tinsel kat” olduğunu ileri sürmüştür. Hans Driesch ise insanı, öteki canlılar arasında bulunan ve doğal yapısı dışında, çok gelişmiş yetenekleri bulunan bir “başarı varlığı ” olarak görmüştür.

1.  yy ortalarından bu yana insan, bir tarih varlığı olarak, üç ayrı açıdan görülmüş, yaratıcı yeteneği bir yana bırakılarak, yalnız doğal yapısıyla ele alınmıştır. Bu üç görüşten birincisi Kutsal:Kitap’ın, “Adem-Havva” öyküsüyle dile getirdiği insandır. İkincisi, Daruoin’in doğal bir gelişim süreci içinde açıklamaya çalıştığı bir varlıktır. Üçüncüsü de çağdaş bilimin, özellikle biyolojinin, antropolojinin konu edindiği canlıdır. Max Scheler’in yaptığı bu açıklama, insanla ilgili tanımlamaların yetersizliğini göstermek içindi. Çağdaş felsefe ise, insanı, doğal yapısı yanı sıra, bir“kültür varlığı” olarak da görmektedir. insanla ilgili bütün başarılar, insana evrende özel bir yer sağlayan verilerdir, bunlar “kültür” kavramının kapsamı içinde düşünülür.

Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi

Filozof
Özel Arama Motoru
- Design by Filozof.net