İlk zamanlar, tamamen niteliğe ait olan tabiattaki bu bağıntılar, kanunlar; gittikçe matematiksel bir şekil almıştır. Bu gün ise bilim adamlarının, tecrübî bilimlerde ara­dıkları şeyler tamamen niceldir; sayılarla ifade edilen bağlantılardır. Hatta bilimler ilerledikçe; kanun kavramı, iki veya daha çok "değişen" arasındaki matematiksel bağıntıya; yani fonksiyonel kavramlara doğru gitmektedir. Bilimlerin iyice geliştikleri devirlerde ise tabiat kanunlarının esasını teşkil eden neden-sonuç kavramı da daha az kullanılır olmuştur. İki veya daha fazla olay arasındaki değişmez bağıntı olarak nitelen­dirilen tabiat kanunları aslında tabiattaki düzenin esasını teşkil eden birer "neden-so­nuç" ilişkisidir. Bu nedensellik ilişkisi, bir­biri ardınca meydana gelen iki olay arasında kurulur. Meselâ ısı ile suyun kaynaması olayını ele alalım. Isıya A, kaynamaya da B diyelim. Burada A ile B arasındaki ilişki değişmez ve zorunludur. Çünkü A olayı var olunca, sonuç olarak mutlaka B olayı da meydana gelir; A ile B'nin oranlan da sabittir; zira B'nin meydana gelebilmesi için mutlaka A'nın belirli bir dereceye yükselmesi gerekmektedir. Biri diğerinin nedeni olan olaylar ardarda gelir. Bunlardan, önce gelen olaya felsefe ve mantık dilinde neden (cause), nedenden sonra gelen olaya da sonuç (eser, effet) denir. Her neden, önce meydana gelen, değişmez ve belirli bîr olaydır; neden ile sonuç aynı cins ve nitelikte olaylardır; neden sonuçta devam eder. Yani ısı, yine ısınma ile ilgili kaynamayı meydana getirir. Çünkü tabiatta aynı nedenler, aynı şartlar altında daima aynı sonuçları meydana getirirler. Tabiatı açıkla­mak için kullanılan bu neden arama işine nedensellik (determinizm) denilir. Buna göre tabiatta olup biten "her şeyin bir nede­ni vardır, tabiatta nedensiz bir şey meydana gelmez. Belirli nedenler belirli hal ve şartlar altında daima aynı sonuçlan verirler". Determinizm, tabiatta, deney dışı kalan me­tafizik türünden nedenler tanımaz. Olayların nedenlerini yine olaylar içinde arar; fakat tabiat olayları zaman ve mekânda o kadar çok ve çeşitlidir ki, birbiri ardından meydana gelen iki olay arasında mutlaka neden-sonuç ilişkisi vardır demek çoğu kere büyük yanlışlıklara sebep olabilmektedir. Meselâ güneş veya ay tutulduğu bir an­da, herhangi bir yerde Ölüm, kaza gibi bir olay meydana gelse, güneş veya ay tutulması ile bu Ölüm veya kaza arasında bir nedensellik ilişkisi kurmak yanlış olur. Yine kulak çınlaması, göz seğirmesi, baykuş ötmesi vb. olaylar felâketin sebebi değildir; çünkü pek seyrek olarak meydana gelen bu tesadüfler, deneylemelerle gerçeklenemezler. Bunlar arasında böyle bir neden-sonuç ilişkisinin varlğını söyleyebilmek için, bu ilişkilerin her zaman ve her yerde bulunma­sı, bunun da gözlemler ve deneylerle ispat­lanması gerekmektedir.

Tabiat olaylarında neden-sonuç bağıntısını kurmak için, bazen birbiri ardınca gelme şartının da yetersiz olduğu haller vardır. Meselâ, gece ile gündüz, mevsimler birbiri arkasından görüldükleri halde, biri diğerinin neden ve sonucu değildir. Bazan bir olayın nedeni kolayca fark edilmeyecek kadar küçük ve uzak olabilir. Meselâ gel-git olayının nedeninin ayın hareketi olması gibi. İşte bu tip olaylar arasındaki gerçek neden-sonuç ilişkilerini kurabilmek için Francis Bacon (1561-1626) Nowum Orgunum (Yeni Organon) adlı eserinde Var Cedveli, Yok Cedveli, Derece ve Karşılaştırma Cedveli dediği üç kural ortaya koymuştur. John Stuart Mili (1806-1873) ise Lojik Sistemi adlı eserinde Bacon'ın üç kuralı yerine, neden-sonuç bağıntısını tesbit için "Uygunluk Kuralı", "Ayırım Kuralı", "Beraber Değişmeler Kuralı" ve "Tortu Kuralı" diye dört kuraldan istifade etmiştir.

Tümevarım (Induction) denilen metodun birer safhası olan Bacon ve Mili kuralları bu metoda mutlak bir kesinlik kazandırmamaktadır. Sadece "Birlikte Değişmeler" metodu, doğrulukları rakamlarla gerçeklenen bir takım bağlantılar kurmamıza yardım etmektedir ki, artık bunları tesadüfle yanyana gelmiş haller değil de, tabiat kanunları olarak kabul etmek gerekmektedir. Neden-sonuç bağıntısı bazı olaylar dünyasında o kadar karmaşıklaşmaktadır ki, burada tek neden yerine, nedenler kümesi veya sonuçlar kümesi ortaya çıkmaktadır. Biyolojik, psikolojik ve sosyolojik olaylar bu tip nedenlerle doludur. Bir de, pozitif tabiat bi­limcilerinin en büyük kurtarıcı diye bel bağladıkları Nedensellik tlkesi'ne David Hume'un indirmiş olduğu darbe bu metoda olan güveni oldukça sarsmıştır. D. Hume Rönesanstan sonra gelişen pozitif tabiat bilimlerinin dayandığı ve ayrıca tabiat kanun­larının bulunması ve açıklanmasında kullanılan en temel ilkeyi, sübjektif bir ilkeye dayandırıp, bir inanç haline getirmekle, deney bilimleriyle ilgili bir şüpheyi de ortaya koymuştur. Çünkü ona göre neden-sonuç ilişkisi, aslında bizim şuurumuzda meydana gelen tasavvurlar arasındaki bir ilişkidir; bir çağırışım ilişkisidir, bir sübjektif ilişkidir. Sanki biz olaylar arasında böyle bir ilişki varmış sanırız; fakat, biz bunu yaparken, ta­savvurlarımız arasındaki bir ilişkiyi sanki olaylar arasındaki zaruri bir ilişki olarak düşünemeyiz. Sadece A olayını B olayının takip ettiğine inanabiliriz. Yani tabiat insan zihnine bir takım ham malzeme hazırlar;

bunlar, dağınık ve düzensiz bilgilerdir. îşte insan zihni, bunları birleştirir, düzene sokar ve olaylar arasında bazı ilişkiler kurarak onları anlaşılır hale getirir. Aslında bu düzen tabiatta değil, insan zihnindedir.

Aslında bu anlayışın kaynağını imam Gazalî'de daha kapsamlı bir şekilde görürüz. Gazalî'nin "vesile-neden" olarak nitelendirdiği bu ilke, neden-sonuç ilişkisinin mutlak olmadığını, tabiattaki olayların meydana gelişinde neden-sonuç ilişkisini mutlak kabul ettiğimizde Allah'ın irade ve takdirine sınır çizmiş olacağımızı belirtir. Çünkü evren, dünya ve tabiat yaratılmış olmaları dolayısıyla Allah'ın irade ve takdirine bağlıdırlar, dolayısıyla bunlarda meydana gelen hareketin, değişmenin veya oluşun, nedenlerin ve sonuçların mutlak kabul edilmelerinin mantık açısından çelişik olduğu rahatça ileri sürülebilir. Nitekim XX. yüzyılda fizik alanında başlayıp bilimlerin hemen bütününde kabul edilen nisbilik ve izafilik, yani endeterminizm İmam Gazalî'nin çok önceden vukufiyetle ileri sürdüğü görüşleri ancak isbatlayabilmiştir. Gazali "vesile-neden", çağdaş ifadesiyle endeterminizm ilkesini Hz. Peygamber'in; "Biz bir uykudayız, ölümle uyanıyoruz" mealindeki kutlu sözünden hareketle ortaya koymuştur.

Kant'ın tabiriyle; zihin kendi kanunlarını tabiata, nesnelere dikte eder. Bunun için de biz tabiatta değişmez bir düzenin olduğunu sanırız. Tabiatta mutlak bir determinizm ve mekanizm olduğuna inanan bilim adamları, ki bunlardan birisi Fransız fizikçisi Laplace, yüzyıllar sonra âlemin herhangi bir yerinde ne olacağını tayin etmenin mümkün olacağını ileri sürüyorlardı. Bu düşünce, önceleri pozitif tabiat bilimlerinde hakim oldu. Her şeyin bilimle çözülebileceğine inanan Ernest Renan, daha sonra, bu düşüncenin din, ahlâk, sanat ve diğer manevî değerlere de uygulanabileceğini iddia etmeye başladı. Yani dinin, ahlâk ve sanatın da tabiat bilimlerinin ilke ve kanunlarıyla kurulabileceğini ileri sürdü. Bu iddialara karşılık, Fransız filozofu Emile Boutroux, ahlâk ve değerler sahasında zorunsuzluğun hakim olduğunu göstermek için işe tabiat bilimlerinden hareketle başlamış ve tabiatta zorunsuzluğun (contingence) hakim olduğunu ispat için uğraşmıştır. O, "Tabiat Kanunlarının Zorunsuzluğu Hakkında" adlı çalışmasında tabiat kanunlarının zorunlu olamıyacağım, kendi yapılarında böyle bir şeyin olmadığını, fert ve toplum hayatını buna dayandırmanın mümkün olmadığını ilerisürmüştür. Yine o, tabiat kanunlarının zorlayıcı olamıyacağım ve bunların insanın değerler sahasına (din, inanç, sanat, ahlâk vb.) müdahale ettirilemiyeceğini savunmuştur. Boutroux'yu P. Duhem, L. Couturat, G. Milhaud, H. Bergson gibi filozoflar, fizikçi ve tabiat bilimcileri takip etmiştir.

Daha önce de belirttiğimiz gibi, tabiat kanunları, varlıkların, tabiatın içine konulmuş ve yerleştirilmiş ilkeler değildir. Tabiat kanunu, olayların meydana gelişine, nizam ve intizamına göre, bilim adamının yorumundan ve kafasında onu formülleştirmesinden ibarettir. Bu sebeple, maddî âlemde olaylar arasında bir neden-sonuç ilişkisi vardır; ama bu tamamen görünürde meydana gelen ve maddenin bünyesinde temelli değişiklikler yapan olayları kimya inceler, ve insanlar âlemine yükseldikçe, değerler sahasına gidildikçe determinizm ortadan kalkar; zorunluluk yerini tamamen zorunsuzluğa bırakır. Alman fizikçisi W.Heisenberg de mikrofizikte atomun iç yapısının bir belirsizlik ortaya koyduğunu söylemektedir. Diğer bir ifadeyle, atomların iç yapısında bîr Endetermİnizm vardı. Boutroux ise bu endeterminizmi biyolojik âlem ve diğer varlık alanlarına da teşmil etmektedir.

Böylece tabiat kanunu olarak nitelendirdiğimiz tabiat olayları arasındaki belirli ve değişmez gibi görünen nisbî ilişkiler üç şekilde karşımıza çıkmaktadır.
1- Belli olaylarda geçerli ve sadece o olaylara has kanunlar,
2- Daha çok sayıda varlık sahasını açıklamada geçerli kanunlar,
3- Bütün olaylarda geçerli evrensel kanunlar (Sünnetullah).

Tabiat kanunları bunlardan sadece birinci gruptakiler için geçerlidir; her olayı açıklayamazlar. Tabiat olaylarını ve diğer bütün hadiseleri tabiat kanununun esasını meydana getiren determinizm ile açıklamaya çalışan birçok görüş inkarcılığa gitmiş, birçok değerleri yok saymıştır. Böyle bir düşünce ise varlıkları açıklamaktan ziyade, açık olanlarını da inkâr etmektir. İnkâr ise en kolay ve en kısır bir çözüm yoludur.

Hüsamettin ERDEM - SBA