Doğayı, varlık türlerini, din inançlarının dışına çıkarak, bağımsız bir felsefe sorunu durumuna getirme eğilimi Anadolu ’da başlamıştır. Felsefe tarihinde “Doğacı Felsefe” ya da “Doğacı Filozoflar” diye anılan düşünce akımının öncüsü Miletoslu Thales’tir. Bu akımın temelini Peri Physeos (Doğa Üstüne) kavramı oluşturur, ilk doğacı filozoflar görüşlerini içeren yapıtlarına bu adı vermişlerdi. Burada söz konusu olan doğa, nesnel evrendi, duyularla kavranan varlık bütünüydü ve tinsel evrenle ilgisi yoktu. Çünkü Doğacı Felsefe Öğretisi’ne göre tinsel evren de doğal ve nesneldi.

Thales’in başlattığı bu felsefe anlayışı, ondan sonra gelen ve doğanın su değil de başka kurucu öğelerden oluştuğunu ileri süren, bilgelerce geliştirilmiştir. Hepsi de Anadolu’nun Ege kıyılarından olan bu bilgelerin birer öğreti kuranları, Anaksimandros, Anaksimenes, Herakleitos ve Tektanrıcılık’ın öncüsü sayılan Ksenophanes, Anaksagoras, Demokritos ile Sicilyalı Empedokles, Elealt Parmenides, Zenon, Sisamlı Pythagoras gibi filozoflardır. Bunlardan Thales kurucu ilkenin su, Anaksimandros sınırsız olan (Apeiron), Anaksimenes hava (Psykhe), Herakleitos ateş (pyre), Pythagoras sayı olduğunu ileri sürmüştür. Empedokles, kurucu öğenin tek değil, toprak (gea) ile birlikte ateş, su ve hava gibi dört olduğu görüşünü savunmuştur.

Demokritos’a göre kurucu öğe Athomas'tır (bölünemeyen). Zenon, Parmenides daha çok devinme ve varlığın “Birlik”i üzerinde durmuş, Anaksagoras us (nous) kavramını geliştirerek varlığı açıklamaya çalışmıştır. Belli bir anlamda Maddecilik'in öncüsü olan, varlığın kurucu ilkesini nesnel bir öğeye indirgeyen bu filozofların öğretileri, felsefe tarihi boyunca tartışma konusu olmuş, onlardan birçok düşünce akımı doğmuştur. Bütün bu akımların birleştiği odak ise doğanın yapısı, yasaları, kaynağı ve insanla olan bağlantısı olmuştur.

Doğacı felsefe, Atina Okulu’nun ortaya çıkışı, özellikle Sokrates, Platon ve Aristoteles üçlüsünden sonra, temel konu olarak insanı almış, doğa ancak insanla olan ilişkisi açısından ele alınmıştır. İtalya’ela Hümanizm akımının başlamasıyla doğa yeniden felsefenin temel sorunu durumuna gelmiş, insan-evren bağlantısı somut bir bütünlük içinde işlenmiştir. Rönesans olayının gelişmesi felsefeye bilimsel bir nitelik kazandırma görüşünü getirmekle kalmamış insan-evren bağlantısını bir varlık özdeşliği olarak anlamıştır. Özellikle fizik, gökbilim, matematik ve biyoloji gibi bilimlerin gelişmesiyle doğa felsefesinin boyutları genişlemiş, deney ve gözlem yöntemlerinden yararlanılarak, felsefeyi daha sağlıklı bir tabana oturtma gereği duyulmuştur. Rönesans’tan sonra gelen dönemlerde, insanın da evrende görüldüğü gibi, belli doğal yasalara bağlı bir varlık olduğu görüşü öne sürülerek, bilim-felsefe birliği içinde incelenmesi geçerlik kazanmış, 18. ve 19.yy felsefelerinde doğa kavramı, 15. ve 16.yy’larda olduğu gibi fizik-matematik yapının simgesi olarak nitelenmiştir. Buna karşıt bir doğrultuda gelişen ikinci görüş de canlı ve cansız doğa gibi iki varlık alanının bulunduğunu benimsemektir. Biyolojinin öncülük ettiği bu bilimsel görüş Mekanizm-Vitalizm İkilisine geniş bir tartışma alanı sağlamıştır.

19.yy ortalarından sonra hızlı bir gelişme gösteren ve maddenin yapısını açıklamaya çalışan atom fiziği, deney ve gözlem bilimlerini olduğu gibi felsefeyi de etkilemiştir. İlkel Atomculuk’tan bambaşka bir içerik taşımasına karşın, onun gelişim çizgisi üzerinde bulunan, bu yeni görüş yalnız cansız doğanın değil canlı doğanın da birtakım fiziksel yasalara bağlı olduğunu ortaya koymuştur