Usun Egemenliği

Anadolu’da gelişen doğacı felsefenin konusu evrenin yapısı, düzeni, onu kuran öğelerin nicelik ve nitelikleriydi. Düşünen insan, doğa karşısında, kendine bir soru sorma gereğini duymuş, varlığının nereden gelip nereye gittiğini öğrenmek istemişti. Bu istek ve ondan doğan soru sorma eğilimi düşünce tarihinde etki-neden bağlantısının ilk örneğidir, insan, doğa karşısında, bir “soru soran varlık” durumuna gelmiş, doğayı tanıma, anlama eğilimi onda düşünmenin önemini vurgulamıştır. Doğayı anlamanın yolu soru sormadan geçer, soru sorma ise bir konu karşısında bulunduğunun bilincine varmadır. İşte felsefenin başlangıcı da bu soru sorma bilincinin uyanışıdır.

Anadolu’da doğan felsefenin konusu insan değil doğadır. İnsan, doğanın karşısında, onu düşünmenin, araştırmanın konusu durumuna getiren bir eylem varlığıdır. Thales’le* başladığı öne sürülen bu doğayı anlama eğilimi gelişerek bir öğreti niteliği kazanmış, Anaksimenes*, Herakleitos* gibi bilgelerin katkılarıyla, varlığın özü su, hava, ateş gibi tek öğelerden kurulu sayılmıştır. Bu üç bilgenin her biri, evren bütününün tek öğeden (arkhe) oluştuğu görüşündeydi. Empedokles* ise kurucu ilkenin tek değil, suyun, ateşin, havanın yanında toprağın da bulunduğunu, böylece evrenin bu dört öğeden oluştuğunu, bunları sevginin birleştirip tiksinmenin ayırdığını ileri sürmüştür. Felsefe tarihinde “Sokrates öncesi felsefe” diye nitelenen bu öğretiler, düşünce tarihi boyunca, değişik kuramlar oluşturarak sürüp gitmiştir, ilkin Sokrates, felsefenin evreni değil de insanı konusu edinmesi gereğini ileri sürmüş, insanı bir “us varlığı” olarak düşünmüştür.

Sokrates ’ten sonra insanı konu edinen felsefe, düşünme eyleminde usu egemen kılmış, tek yönetici ilke olarak onu benimsemiştir. Usa dayanan felsefe doğayı değil insanla bağlantılı değerleri, birer kavram niteliğine bürünen soyut varlıkları incelemeye başlamıştır. Artık doğayı kuran, kurucu ilkeler değil, erdem, bilgi, iyi, güzel, doğruluk, yücelik, yiğitlik, yardım, ölçülülük, hak, bilgelik gibi değerler söz konusudur. Bunlarla ilgili sorunların düzenlenmesi, çözümü de doğayı incelemeyi, gözlemlemeyi değil, soyut bir varlık alanını göz öünde bulundurmayı gerektirir. Felsefe tarihinde doğacı felsefenin yerini insan felsefesi alınca, ondan kaynaklanan birçok öğreti ortaya çıkmış, hepsi de yaşanan değil düşünülen evreni konu edinmiştir. Tektan-ncı dinlerin ortaya çıkışıyla, Sokrates’ten gelen insan felsefesi yeni bir nitelik kazanmış, özellikle tannbilim, yalnız dini konu edinerek varlık alanını daha da soyutlaştırmıştır. Sokratesçi öğretinin, dinden esinlenen, insanı bir inanç varlığı olarak niteleyen, onu bugün ile gelecek karşısında bir “kaygı” ile yüz yüze getiren son akım Varoluşçuluk’tur.

Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi

Yorum ekle veya Makaleye katkı yap

Uyarı!
Hakaret içeren yorumların yasal takip gereği ip adresleri sistem tarafından kayda alınmaktadır.


Güvenlik kodu
Yenile

Filozof
Özel Arama Motoru
- Design by Filozof.net