Günah bazılarına gö­re sadece sekûler ahlâkla sınırlı iken ço­ğunluk için dinî bir mahiyet arzeder ve mistik anlamıyla ruhun mükemmele doğ­ru gelişimini engelleyen veya geciktiren davranış ve alışkanlıklardan ibarettir. Günahkârlık da böy­le bir davranışta bulunduktan sonra his­sedilen suçluluk duygusudur. Tövbe ise bu duyguyu hafifletme veya ondan sıy­rılma mekanizmasıdır. Günah yalnızca teolojik değil aynı zamanda psikolojik bir kavramdır. İnsanın gerek günah iş­lemesi gerekse işlediği günah sonucun­da suçluluk duyması tabiidir.

İnsan, günahın ana faktörünü oluştu­ran bazı behîmî arzulara sahiptir. Bu arzuların bizzat kendileri günah niteliği taşımaz. Meselâ açlık ve cinsellik dür­tüleri ahlâkî olarak nötrdür; fakat açlık dürtüsü aç gözlülüğe, cinsellik dürtüsü de şehvete dönüşebilir. İnsanı İlgilendi­ren husus, bunları fazilet veya rezüet sayılacak noktaya getirmesidir. Esasen onu hayvandan ayıran en önemli özellik de budur. Burada kişinin "özgürlük duy-gusu'nu tatmin etmesi de söz konusu­dur. Faziletli kabul edilen davranışlar ye­rine süflî nefisten gelen isteklerin tercih edilmesiyle insanın özgürlüğünü kul­landığı zannedilebilir.

William James'ten bu yana psikolog­lar insanı harekete geçiren motivasyon­ları, dürtülerden veya İdeallerden kaynaklanmaları açısından güçlü veya zayıf olmak üzere ikiye ayırırlar. Buna göre dürtülerden kaynaklananlar güçlü, akıl ve şuurdan kaynaklananlar zayıf kabul edilmiştir. Kuvvetli dür­tülere karşı koymak zordur; hatta düşü­nerek yapılan davranışlarda bile şuural­tından gelen bu dürtü ve çağrışımların etkisinde kalınabilir. Bunlara karşı koy­mak kişilikte psikolojik çatışmalara yol açabilir. Bu da sonuçta İç sıkıntısı ve depresyona sebep olur ki klasik psikanalize göre insan bu sıkıntıyı yaşamamak için dürtülerini farklı yönlere kanalize eder.

Freud'ün ortaya koyduğu bir ego sa­vunma mekanizması olan yüceltme (sub-limation) teorisi, özellikle cinsellik ve sal­dırganlık ihtiva eden dürtülerin, toplu­mun ya da süper egonun yasaklamaları sonucunda farklı kılıflara bürünüp sos­yal olarak kabul gören davranışlar biçi­minde tezahür ettiğini ve dolayısıyla me­deniyetin bir yüceltme ürünü olduğunu ileri sürer. Aslında Freud günah diye bir şey kabul etmez. Ona göre günahkârlık duygusu, insanoğlunun zihnî bir yanıl­ma ile oluşturduğu Tanrı imajının misil­lemede bulanacağına inanarak kendisi­ni yapmaya zorunlu hissettiği ibadet ve­ya davranışları ihmal etmesi neticesin­de oluşan bir duygudur.

Günaha sevkeden hem dahilî hem de haricî sebepler mevcuttur. İnsanoğlu, dürtüleri olan ve bu dürtüleri çevresi tarafından beslenen veya bastırılan bir varlıktır. Kişi gerek özel yaşantısında gerekse sosyal hayatta bazı ahlâkî-dinî kısıtlama ve emirlere, dürtülerini bastı­rarak ve onlara hâkim olarak uyacağını temelde kabul eder. Aksi halde sosyal hayat bir anarşi ortamı haline gelir. Fa­kat insan bu olumsuz dürtülere her za­man karşı koyamayıp boyun eğebilir. Ta­bii bunu da kişinin hem kendi karakte­rinin gelişimiyle hem de çevresinden ge­len etkilerle kuvvetlenen veya zayıfla­yan dürtüleri belirler. Hisler, ihtiraslar ve çevre etkenleri onun aklına galip ge­lebilir. Meselâ bir alkolik, içkinin kendi­sine zarar verdiğini aklı ile bilir ama ira­desi onu engelleyemez. Bununla birlik­te davranışçı psikolojinin (behaviorism) iddiaları bir yana, psikoloji insanın tabii olarak rasyonel ve gönüllü hareket ede­bilen bir varlık olduğunu, akıl, duygu ve iradeyi kapsayan insan şuurunun dür­tüleri kontrol edebileceğini, hatta yön­lendirebileceğini kabul eder.

Psikoloji, sıradan günahla marazî bir hal alan ahlâksızlık arasında ayırım ya­par. Buna göre günah yanlış bir duygu­nun sonucu iken marazî ahlâksızlık, kontrol edilemeyen dürtüleri oluşturan şuuraltı komplekslerinden kaynaklanır. Günahı "iradenin doğru kabul edilen ideale göre hareket etmemesi" şeklin­de değerlendirmek mümkündür. Buna bağlı olarak hem sıradan günahkârın hem de marazî ahlâksızın ideal bilincine doğuştan sahip bulunduğunu da söyle­mek gerekir. Ne var ki sıradan günah­kâr İdeali bilinçli olarak yerine getirmez­ken marazî ahlâksızlığı olan kimse bu­na muktedir değildir. Yani ideale göre hareket etmeyen marazî ahlâksızın ira­desi günaha karşı koymak için yeterin­ce güçlü sayılmaz.

Günah kendisiyle beraber suçluluk duygusunu da getirir. Bunun gerçekle­şebilmesi için kişinin neyin doğru, neyin yanlış olduğuna dair dinî veya ahlâkî bir bilgisi olmalıdır. Değer yargıları oluştur­mak ve sorumluluğun farkına varmak insan benliğinin tabii bir gelişimidir. An­cak bunlar, insanın hem mizacına hem de eğitimine bağlı olarak gelişir. Bir ço­cuk, henüz ahlâk şuuru edinmeden ön­ce kötü bir eğitim sonucunda yalan söy­leme alışkanlığı kazanabilir. Bu durum­da çocuğun yaptığı iş, ilâhî iradeyle çe­liştiği için günah olarak nitelendirilebi­lir; fakat çocuk yaptığı şeyden dolayı suçlu değildir. Çünkü ahlâkî sorumluluk çağına erişmemiştir. Dolayısıyla insana suçluluk veya günahkârlık duygusunu şuurluluk kazandınr. Dinler ve özellikle İslâmiyet kişiye günahkârlık duygusun­dan kurtulmanın yolunu da göstermiş, ona tövbe imkânını sunmuştur.

Günahkâr olduğu hissine kapılan kim­se eğer tövbe yolunu tercih etmez veya tövbesi neticesinde suçluluk duygusu­nun hafiflediğini hissetmezse psikolojik rahatsızlıklara mâruz kalır. Dinî kaynaklı psikozların temel sebeplerinden birini oluşturan bu hususun, Allah'ın sevgi­den ziyade cezalandırıcı yönünü vurgu­layan yanlış dinî eğitimden kaynaklan­dığı söylenebilir. İslâm dini. günahlar için tövbe kapısının açık olduğunu ve insa­nın doğrudan Allah'la irtibat kurmasının gerektiğini ısrarla vurgular. Çünkü Allah tövbeleri kabul edendir ve merha­met edenlerin en merhametlisidir.

TDV İslâm Ansiklopedisi

Yorum ekle veya Makaleye katkı yap

Uyarı!
Hakaret içeren yorumların yasal takip gereği ip adresleri sistem tarafından kayda alınmaktadır.


Filozof
Özel Arama Motoru
- Design by Filozof.net