Filozof.net

İbn Teymiyye'nin Cihad Fetvası Aşılabilir mi? Tartışmasına 1985 Yılından Bir Katkı

İbn Teymiyye'nin fetvası aşılabilir mi?

Bu soru İslamcı Hareketlere esin kaynağı olan İbn Teymiyye'nin inanç ve yaşam serüveni hakkındaki araştırmaların temel kaynağını oluşturuyordu.

Oryantalist yazarlar yıllardır bu konu hakkında araştırma yapmakta ve bu İslam Aliminin etkisinin sebeplerini araştırmaktalar.

"The Jerusalem Quartely" adlı derginin editörü, "Radical Islam, Medeval Theology and Modern Polistic" (1985) adlı kitabın yazarı Emmanuel Sivan'da konuyu yıllar öncesinde tartışmış.

1991 yılında Dünya ve İslam Dergisi tarafından yayınlanan makalenin, günümüz tartışmalarına katkı sunacağını düşünüyoruz.

İbn Teymiyye: İslami Devrimin Öncüsü


Ondördüncü yüzyılda yaşamış bir alim olan İbn Teymiyye'nin eseri günümüz Arap dünyasında (özellikle Mısır'da) "en sarsıcı yazılı eser" olarak adlandırılmakta. Başkan Sedat'ın öldürülmesinden altı ay önce, iktidardaki partisinin haftalık yayın organı Mayo, İbn Teymiyye'yi (aynı dönemde yaşamış tanınmış öğrencisi ile birlikte) Mısır gençliği üzerinde en yaygın ve en muzır ektiye sahip kişi(ler) olarak nitelemişti. Bu gençler 'şiddet ve iktidarı ele geçire çabasının İslam hukuku ve geleneğinde meşrulaştırılmasını ve Sünni inancı paylaşmış da olsa diğer Müslümanların Allah yolunda cihadın hedefleri haline gelebileceğini ondan öğrenmişlerdi. Nitekim Mayo'nun yorumu İbn Teymiyye'nin fikirlerinin etkili olduğu üniversitelerde yaygınlaşan İslami cemaatlerin gittikçe çoğalan çeşitli terörist gruplar doğurduğu yargısı ile bitmekteydi.

Bu grupların hiç birisi, dört üyesi Sedat'ı öldüren Cihad örgütünün üye sayısı ve pervasızlığına erişemedi. Örgütün 6 Ekim törenleri sırasında şeref tribününde bulunan tüm siyasi askeri liderliği ortadan kaldırma ve böylece 'İslam Devrimi'ni ilan etme teşebbüsü başarısızlığa uğradı. Devrimin genel bir taslağı ve temel ideolojik ifadesi, illegal olarak yalnızca 500 adet basılan Faridat-ul Gaibe (Unutulan Vazife) adlı kitapçıkta bulunabilir. 27 yaşında bir mühendis olan yazar ve aynı zamanda grubun fikir babası Abdusselam Farac'ın, dört silahlı suikastçının haricinde idama mahkum edilen tek kişi olması, rejimin düşmanlarının ideolojisini ne kadar ciddiye aldığının bir kanıtıdır. Mahkeme kararlarında Farac'ın fikirleri uzun uzun tartışılmakta ve reddedilmektedir.

Unutulan vazife-kitabın canlandırılması çağrısı yaptığı söz konusu vazifenin cihad olduğu açıktır- büyük ölçüde, bir çok öğrencisiyle birlikte İbn Teymiyye'nin eserlerine dayanmaktadır.1 Bunu yaparken tarihi münazara metodu izlenmekte; bir konuyu ispatlamak için İbn Teymiyye'den uzunca bir alıntı yapılmakta, kimi zaman ölümünden 653 yıl sonra, ileri sürdüğü iddiaların bugüne nasıl uyarlanabileceğini göstermek için ayrıntılı bir yorumlamaya girişilmektedir. Bu kitapçık, Cihad örgütünün birçok üyesi yanında suikast olayı ile ilgili olarak yargılanan – neredeyse tüm- sanıklarca okunmuş, yorumlanmış ve üzerinde etraflıca tartışılmıştı. Sedat'a suikastta bulunan dört kişiden üçü ayrıca kendiliklerinden İbn Teymiyye ekolünün kitaplarını etraflıca okumuşlardı.2

İbn Teymiyye'nin popülaritesindeki bu fışkırma karşısında Mısırlı yöneticiler bir bocalama ve şaşkınlık içinde görünüyorlar. Her ne kadar çok keskin bir tasfiyeci yaklaşıma sahip olsa da, İbn Teymiyye kesinlikle Sünni sınırlar içerisinde kalmakta ve büyük bir çoğunlukça çağının en büyük alimi olarak görülmektedir. Bu nedenle (özellikle Suudi Arabistan'ı doğuran onsekizinci yüzyıl ortalarındaki Vehhabi hareketi üzerinde olmak üzere) İbn Teymiyye'nin dar fakat derin etkileri olmuştur.

Gördüğü bu itibar nedeniyle İbn Teymiyye'nin 'devrimci versiyonu' Sünni dünyada, apayrı bir Şii geleneğe dayanan Humeyni'nin doktrininden daha fazla olarak, bu kadar yaygınlaşmıştır. Her ne kadar Mayo'nun yayıncıları Teymiyye'yi çok geniş bir kitleye duyurmanın bir hata olduğunu; eserlerinin alimler için sınırlı sayıda basılmasıyla tehlikenin sınırlandırılabileceğini öneriyorlarsa da yine de İbn Teymiyye'nin (ve kendisinin klasik yorumcularının) eserlerinin yasaklanması söz konusu olamaz. Teymiyye'nin kimi çağdaş izleyicilerinin (örneğin Seyyid Kutup) eserlerinin yasaklanırken kimisinin (örneğin Mevlana Mevdudi) eserlerinin yasaklanmaması ise; üst yönetici kadrolardaki ideolojik kargaşayı göstermektedir. Mübarek rejiminin aşırılıkla mücadele amacıyla yayınlattığı geniş tirajlı yeni haftalık dergi el-Liva el-İslami, son 4 sayısında ondördüncü yüzyılda yaşayan İbn Teymiyye'nin eserleri ve yirminci yüzyıla ait Unutulan Vazife'nin tanınmış alimlerce derinlemesine tartışılmasına geniş yer ayırmıştı. Tartışmanın ana sonucu, idamla cezalandırılmış Farac'ın, bilinçlice ve kötü emellerle, kendisine rehber olarak iddia ettiği İbn Teymiyye'nin mesajını saptırmış olduğuydu. Peki, alimlerin ortaya koyduğu bu açıklama arzu edilen etkiyi oluşturmaya yetecek mi?

İbn Teymiyye'ye gösterilen bu çağdaş teveccühün, genç Müslümanlar arasında bu kadar etkili olmasının nedeni ne? Niçin bir başka klasik dönem alimi değil de, O? Farac ve benzerleri O'nun düşünce hattına ne kadar bağlılar? Ortaçağ bağlamından günümüz dünyasına aktarılırken İbn Teymiyye'nin kimi fikirlerinin tarihi izlerini sürmek belki de bu soruları cevaplandırmanın en iyi yolu olacaktır.

İbn Teymiyye hayatının tümünü Memluk Sultanlığı'na bağlı Mısır ve Suriye de yaşadığı ve taraf olduğu bir dini tartışmadan diğerine sürekli olarak Memluk mahkeme divanlarında savunma konumunda bulundu. Bazı durumlarda beraat etti, bazı durumlarda ise eserlerinin büyük bir bölümünü kaleme aldığı hapis cezalarına çarptırıldı. Kendisine daha yakın sultanlar döneminde itibar ve nüfuz sahibi olarak geçirdiği kısa süreli dönemler sonrasında, Şam kalesinin zindanlarında hayatı son buldu. Gördüğü itibar ve zulümlerin bu içiçeliği kendisi etrafında bugün dini ve siyasi çevrelerde oluşan müphemiyeti bir anlamda önceden haber vermekteydi.

Ateşli bir öncü olduğu kesin olmakla birlikte, bir devrimci olduğu söylenemez. Başka alimlerde görebileceğimiz biçimde, fakat kesinlikle eşsiz bir ahlaki cesaret, yoğunluk ve entelektüel bir gayretle İslam'ın ilk dönemlerindeki (622-661) bozulmamış saflığa dönüşü haykırdı. Tüm çabası İslam'ı, bozulma dönemlerinde yığılan süprüntülerden temizlemeye, arıtmaya yönelikti: Bu çaba kelamı (vahdet-i vucüdçu mutasavvıflara karşı uluhuyetin daha zahiri –muhalifleri bunu Allah'ın insan biçiminde algılanması şeklinde suçlamışlardır- bir yorumu) ; amelleri (türbeler ve Kudüs'un kutsanmasına karşı çıkması) olduğu gibi, fıkhi konuları (şeriatın daha tavizsiz uygulanması) da içeriyordu. Bu durum doğal olarak kurumsallaşmış dini çevrelerle –akılcı kelamcılar, kaygısız kadılar, sufi ve dervişler- ve ancak dolaylı olarak iktidarlarla çatışmayı getiriyordu. Kelama ve amellere ilişkin başlattığı tartışmalar genelde iktidarları pek etkilemiyordu. Yine de, onlar, ya iktidarlarının bu samimi hizmetkarlarına kendilerini borçlu hissetmeleri nedeniyle, ya da ( Memlukların geldiği) Orta Asya İslam'ının temel kavramlarıyla beslenen askeri yönetici sınıfın yalın muhafazakarlığı nedeniyle önce gelen dini şahsiyetleri ve kurumları desteklemişlerdir. Ama, bazı hukuki konular söz konusu olduğunda, örneğin gayri meşru vergiler, ya da gayri Müslimlere gösterilen aşırı yumuşaklık eleştirildiğinde veya yönetici sınıfın (cinsel sapmalar ya da içki içmek gibi) uygulamaları İbn Teymiyye'nin saldırılarının asıl hedefi olarak ortaya çıktığında olaya doğrudan müdahale gereği duymuşlardır.

Bununla beraber bu gayretkeş alim zaman zaman kimi sultan ve emir (yerel vali)lerin iltifatına da mazhar olmuştur ve düşmanlık duyan sultanlar ve emirler dahi kendisini isyankarlıkla suçlamamışlardır. İbn Teymiyye hiçbir zaman herhangi bir sultanın meşruiyetine ya da Memluk rejiminin iktidarına karşı çıkmamıştır. Bu nedenle O, dini yaklaşımları açısından bir 'fesatçı', bir 'müfteri' ya da 'aşırı' olarak nitelenmiş faka asla 'isyan başlatıcısı' olarak nitelenmemiştir.

Altı asırdan fazladır. İbn Teymiyye'nin ihyacılar, köktenci (fundamentalist) ıslahatçılar ve ahlaki yenilenmenin diğer savunucularınca bir model olarak görülmesi çok garip değildir. Fakat sünni biçimiyle İslam devriminin manevi öncüsü olarak kabul görmesi nasıl gerçekleşmiştir? Bu basitçe bir teolojik yanlış yorumlama ya da siyasi tahrif veyahutta 'yaratıcı yeniden yorumlama' olarak görülebilir mi?