Filozof.net

Sosyal Aile Kültürü (Sosyoloji)

Sosyal İnsan ve Aile Kültürü

Bu çalışmada genel olarak sosyo kültürel yapı ve süreçlerle ekonomik ve teknolojik yapı süreçlerin arasındaki dinamik ilişkinin nasıl olduğu açıklanmaya çalışılacaktır. Bunu yaparken psikolojinin konuya bakış açısı değerlendirilecek ve yapılan kültürler arası çalışmaların sonuçları değerlendirilecektir.
Bu değerlendirme ve araştırma sonuçlarına bakılarak şu sorulara cevap bulunmaya çalışılacaktır:
-Temel psikolojik yapı ve süreçlerin hangileri evrenseldir hangileri kültüre bağımlıdır?
-Ekonomik değişimler özellikle endüstrileşme birey düzeyinde belirli bir psikolojik yapıyı mı zorunlu kılar yoksa gelişme insan ilişkileri örüntüleriyle bağdaşabilir mi?
-Türkiye ve Türkiye gibi toplumlarda ‘Psikolojik Modernleşme Kuramı’ ne kadar geçerlidir?Özellikle gelişme zorunlu olarak batıdaki insan aile ilişkilerine doğru bir değişmeyi mi içerir?
-Ekonomik gelişmeyle toplulukçuluk ve bireysel özerklik bağdaşabilir mi? Daha geniş açıdan topluma bağlılık kültürü ile bireyci özerk yaşam kültürü bir senteze ulaşabilir mi?
Bilindiği gibi gelişmekte olan ülkelerin gündeminde gelişme vardır. Burada gelişmelerin nasıl olacağı politik ve ideolojık tartışmaların temelini oluşturmaktadır. Konu ya ekonomik politik ve teknolojik açıdan yaklaşılmaktadır. Ancak makro düzeydeki gelişmenin temelinde mikro düzeydeki insan olgusu vardır. Toplumun değişimi insanın değişimi demektir.
İşte burada nasıl bir değişme sorusunun getirdiği tartışma uygulamaya yönelik bir sorun oluşturmaktadır. Değişmenin ne yönde olacağı,batı modelinin benimseneceği,nasıl bir eğitim verileceği,neyin değiştirilip neyin muhafaza edileceği gibi sorular çok tartışılmaktadır. Bu soruların birleştikleri nokta ise “nasıl bir insan modeli” sorusudur. Bu soruların cevabı verilirken kültürel psikoloji bakış açısı kullanılacaktır. Kültürler arası psikoloji yaklaşımı sosyal değişme çerçevesinde insan unsurunu  daha iyi anlama  ve böylece insan düzeyinde gelişmelere yön verebilecek kuramsal uygulamalı çözümlemeleri oluşturmak için gerekli bilimsel ipuçlarını sağlayabilir.

PSİKOLOJİ VE KÜLTÜR

Kültürel psikoloji insan toplum kültür ilişkilerinin ve bunlarda ki değişmeleri kapsamaktadır.Geleneksel psikoloji ise genelde davranışı kültürel bağlamdan soyutlayarak inceler. Çünkü temel amacı davranışın evrensel boyutlarını ve kurallarını bulmaktır.  Bu amaca yönelik olarak ta davranışta ortak yanların üzerinde durmuştur. Bu yaklaşım psikoloji biliminin sınırlarını belirlemiş ve onu basit davranışsal konular olan  şartlanma ve öğrenme, duyum ve algılama, kavrama ve bellek düzlemine indirgemiştir.
Kültürler arası psikolojide ise son yıllarda ortaya çıkan iki zıt eğilim vardır.bu eğilimler yerel psikolojilere yönelme ve evrenselciliğe yönelmedir. Birincisinde emik yaklaşım,ikincisinde etik yaklaşım kullanılmaktadır. Emik yaklaşım her kültürün psikolojik süreçlerinin farklı ve kendine özgü olduğu görüşüdür. Etik yaklaşım ise psikolojik süreçlerin farklı kültürlerde de ortak olabileceği görüşüdür.
Emik yaklaşımın bir sakıncası bir kültürde görülüp adlandırılmış olan fakat bir diğerinde görülmeyen bir davranışın  görüldüğü kültüre özgü kabul etmektir. Oysa bu davranışın bir üçüncü kültürde görülebilmesi her zaman mümkündür.
Burada yerel psikoloji ve evrensel psikoloji birbirine zıt iki akım gibi görülmektedir. Ancak bu iki akım kuramsal çerçevede birbirini tamamlar. Çünkü psikolojide gerçek evrensel kurama ulaşabilmek için yerel bilgi gerekir. Farklı yerel davranış kalıpları arasında benzerlikler buldukça evrensel geçerliliği olan olgulara yaklaşmaya başlarız. Öyleyse yerel bilgi oluşumu  evrensel bilginin aranmasında gerekli ve önemli bir basamak yada evredir.

SOSYALLEŞME

Sosyalleşme kavramı insanın gelişiminde önemli bir faktördür. Sosyalleşme yapısında karmaşıklığı içeren, toplumsal anlamda başarılı bireylerin yetişmesi süreci demektir. Ayrıca sosyalleşme hem istemli bir sosyalleşmeyi,hem de istem dışı bir süreç olan kültürleşmeyi içerir. Bu kültürün öğrenilmesi ve insanın sosyal bir varlık olma sürecinin tamamıdır. Burada birey tüm çevresini kapsayan ve bireyin çevresi ile olan dinamik etkileşimini göz önüne alan bağlamsal yaklaşımlar insan gerçeğine çok daha uygun olur.
Sosyalleşme bireysel ve toplumsal öğelerin karşılıklı etkileşimini içerir. O halde hiçbir sosyalleşme kuramı bunlardan yalnızca birinin üzerine kurulamaz. Ancak insan gelişimini inceleyen psikolojik kuramlar konunun bireysel yönünü,sosyolojik sosyalleşme kuramları ise konunun toplumsal yönünü ön plana çıkarmışlardır. Ancak son zamanlarda her iki disiplininde bir diğerinin geliştirdiği kuramları tanıması ve kuramlarını içine alması iki disiplinin birbirine yaklaştığını göstermektedir.
Burada insanın gelişimini inceleyen psikolojik kuramların kullandığı bazı temel kişi çevre ilişkisi modellerinden karmaşık bir süreç olan sosyalleşmeyi ne kadar açıklayabildikleri konusunda kısaca söz edebiliriz.

1-Mekanizmik Model

Bu model insan gelişimini çevresel uyarıcılara verilen tepkiler toplamı olarak görür. Klasik öğrenme kuramı bu mekanik yaklaşımı benimsemiştir.

2 Organizmik Model

Bu modele göre insan gelişiminin olgunlaşmaya bağlı nedenleri çevresel nedenlerden önde gelir. Bu modelde birbirini izleyen gelişme aşamaları belirlenmiş ve bu aşamaların giderek potansiyel olarak varolan insandaki gelişmenin son aşamasına  ulaşacağı varsayılmıştır. Piaget’in bilişsel gelişim kuramı bu modeli benimsenmiştir.

3-Sistem Modeli

Gelişimi yada değişimi bir sistem yada sistemler arasında incelemekte yönelik bir yaklaşımdır. Bu görüşe göre insan gelişimi psikolojik ve sosyal sistemlerin iç içe geçişinin bir sonucudur. Bu model de insan gelişiminin belirli bir sonu yoktur. Psikolojideki ekolojik kuram ve sosyolojideki sosyal sistem kuramları bu yaklaşımı paylaşmaktadır.

4-Bağlamsal Model

Bu model insan gelişimini bireyle çevre arasında süre gelen yaşan boyu bir etkileşim olarak kabul eder ve sembolik etkileşimcilikte yeni toplumsal yapı kuramlarına kadar bir çok sosyolojik kurama genel bir çerçeve oluşur. Bağlamsal modele göre birey sosyal çevresi ile sürekli alış veriş içindedir. Bu dinamik süreçte birey etkin olarak  ortamları seçer ve bu ortamlarda onun davranışını belirler.

Kişi-çevre ilişkisi ile ilgili bazı modellerin bu özetleri genelde modellerin hepsinin en azından bir dereceye kadar sosyalleşme sürecini açıklaya bileceklerini göstermektedir. Modellerden bazıları özellikle Organizmik model bu iş için pek uygun olmamakla beraber her biri bu karmaşık süreci anlamakta yararlı olabilecek öğeleri içermektedir.

AİLE ÇEŞİTLİLİĞİNE  NEDEN OLAN ETKENLER

Aile çeşitliliğine neden olan etkenler üç kısımda incelenebilir Bunlar;

  • 1-Ana –Babaların inanç ve değerleri
  • 2-Aile etkileşimi
  • 3-Sosyal sınıf ve aile tipidir.

Ana babaların çocuklar ve aile ile ilgili temel inanç ve değerleri, kendileri ve rolleri nasıl algıladıkları, aile süreçlerinin ve çocuğun sosyalleşmesinin anlam kazandığı temel bağlamı oluşturur.
Ana-Babaların kendi rollerini nasıl algıladığı ve bu rollere bağlı değerler sosyalleşme sürecinin önemli yönlerini oluşturmaktadır.Örneğin Japon ve Amerikalı annelerin karşılaştırıldığı bir araştırmada annelik rolünün  tanımı ve tanımın içerdiği sorumluluklarda zamanla ilgili farklılıklara rastlanmıştır.Amerikalı anneler çocukları ergenlik dönemine gelinceye kadar kısa bir annelik dönemi benimsiyorlar. Baba soyunun  devamı ile ilgili herhangi bir sorumluluk almaksızın yalnızca çocuğun bakımı ve çocuğu sevme gibi sorumluluklar yükleniyorlar. Japon anneler için ise annelik yaşam boyu süren bir roldür. Çocuk yetiştirmede de baba soyunun devamlılığı içinde ve babasının ait olduğu iş çevresinin beklentileri doğrultusunda çocuğun saygılı işbirliğini ve başarıya yönelik olarak büyümesinin sorumluluğunu yükleniyorlar.
Ana-Baba ların çocuk yetiştirmedeki değerleri aile içindeki etkileşimi etkilemektedir. Yerleşik tarımsal yaşam biçimi olan yerlerde çocuklarda uyma ve itaat davranışlarını geliştirecek aile içi etkileşim vardır. Böyle sıkı toplumlarda alana bağlı bireyler oluşmaktadır. Kentsel yaşam bölgelerinde ise çocuğun sosyalleşmesinde daha çok bireysel özgürlük gelişmektedir.
Kentsel bölgelerde sosyal sınıfta görülen değişikliklerde aile yapısını etkiler, Ekonomik yönden gelişmemiş kenar mahallelerde  görülen aile yapısı  gelişmiş bölgelerdeki aile yapısından farklıdır.
Görülen bu tür farklılıkların nedeni çocuklardan beklenen bağımlı veya özerk olmaları beklentileridir. Bu beklentiler aile bireylerinin ne dereceye kadar birbirine bağlı veya bağımsız oldukları ile ilintilidir. Bu beklentiler ailenin sosyo ekonomik yapısı,yerleşim yeri, etnik farklılıklar gibi faktörlere bağlı olarak değişmektedir.

ÇOCUK YETİŞTİRME

Türkiye’de ve başka toplumlarda yapılan araştırmalar gösteriyor ki düşük gelirli kentsel ve yarı kentsel bölgelerde ve özellikle köylerde çocuğun zihinsel gelişmesini  ve dil gelişimini destekleyebilecek çevresel uyaranlar ile neden sonuç ilişkilerine dayanan açıklamalı ussal sözlü tartışma ortamı ve iletişim çok yetersizdir.  Bu durum bir dereceye kadar düşük gelirli ana babaların az okumuş olmaları nedeni ile sınırlı sözcük dağarcığına sahip olmaları ve bu nedenle sözlü tartışmaya pek girmemeleri yüzündendir. bir başka nedende çocukların genelde okul yaşından önce evde de eğitilebildiklerinin bilinmemesidir.
Bu tür çocuk yetiştirme eğilimlerinin çocuğun konuşma ve kavrama gelişimini olumsuz yönde etkilemesi olasıdır. Bazı araştırmalar gerçektende çocuğun zihinsel performansında kırsal,kentsel ve sosyo ekonomik statü konumlarına dayanan önemli farklılıklara dikkat çekmiştir.
Çocuk ta büyüdüğü çevreye bağlı olarak dışsal veya içsel denetim gelişir. Çocuktan beklenen itaat ve bağımlılıkla paralel olarak çocuk özellikle babasının mutlak otoritesi altında büyür. Genellikle çocuktan beklenen bağımsız karar verebilme ve davranış değil ana babaya itaat etmesidir. Bu da çocuğun kendi kendini denetlemesine yani içsel denetime engel olur. Bu şekilde çocuk sürekli dişardan denetlenir. Öte yandan çocuğu ikna etmek, onun kendi davranışlarının sonuçlarını anlamasını sağlamak gibi sözel disiplin yöntemlerinin ise içsel denetimin gelişmesine yardımcı olduğu saptanmıştır.
Türkiye’de yapılan gözlemlerde çocukla konuşarak onu ikna etmek, çocuğa doğruyu yanlışı anlatmak, az sayıda ana babanın baş vurduğu bir yoldur. Çocuk yetiştirmede ortaya çıkan bu sorunlar daha çok düşük sosyo ekonomik düzeyin yarattığı koşullardan kaynaklanır. Türkiye de ki çocuk yetiştirme yöntemlerindeki değişmeler kırdan kente göç ile ve kentte alt sosyo ekonomik düzeyden orta sosyo ekonomik düzeye hareketlilikle ortaya çıkmaktadır.

ÇOCUĞUN DEĞERİ ARAŞTIRMASI

1970’lerin ortasında Endonezya, Federal Almanya , Filipinler ,  Kore , Singapur , Tayvan , Tayland , Türkiye ve ABD’de gerçekleştirilen “çocuğun değeri araştırması” nda toplam 20000 kişi ile etraflı mülakatlar yapılmıştır. Bu araştırma ana-babaların çocuğa yükledikleri değeri ortaya çıkarmak amacındaydı. Burada iki temel değer ortaya çıkmıştır. Bunlar çocuğun ekonomik ve psikolojik değerleridir. Ekonomik değer çocuğun küçükken ve büyüdüğünde   ailesine maddi katkıda bulunmasına ve özelliklede ana babası için bir yaşlılık kaynağı oluşturmasını içeriyordu.Çocuklara yüklenen değerler ve onlardan  istenenler aslında ailenin ne şekilde işlediğini yansıtır. Çocuğa ekonomik değerlerin yüklendiği yerlerde  çocuğun aileye maddi katkısı gerçektende önemlidir.
Araştırmada Amerikalılar ve Almanların cevapları diğer ülkelerin cevaplarıyla  çatışmaktadır. Amerika ve Almanlar çocuktan yaşlılıkta yardım beklemekle ilgili soruları tepki ile karşılamış ve herhangi birine özellikle çocuklarına bağımlı olmayı reddetmişlerdir. Bunun tersini Türkiye deki  cevaplayıcılar çocuklarını kendilerine bağlı olmaları gerektiğinin sorulmasını bile garip karşılamışlardır.” Elbette hayırlı bir evlat hiçbir zaman ana-babasını yüz üstü bırakmaz”gibi cevaplara rastlanmıştır.
Singapur ve Kore gibi  hızlı ekonomik gelişme sürecinde doğurganlığın azaldığı toplumlar ise bu iki uç noktanın arasındaydı. Ülkeler arasında ki farklar kabaca genel gelişmişlik düzeyine paraleldir. Ekonomik gelişmenin düşük olduğu ve sosyal refah kurumlarının yaygın olmadığı yerlerde sosyal güvenlik ve yaşlılıkta bakım aileler ve özelliklede yetişkin evlatlar tarafından gerçekleştirilmektedir. Bunun tersi bir durum ise ekonomik gelişmenin yüksek olduğu ortamlarda görülmektedir. Bu ortamlarda yaşlılık sigortası,huzur evleri gibi kurumlar yaygındır.
Aynı ülke içindeki farklılıklar sosyo ekonomik gelişme bakımından kültürler arası farklılıklarla aynı doğrultuda olur. Örneğin Türkiye’de oturulan bölgenin gelişmişlik düzeyi arttıkça çocuğun yaşlılık güvencesi değerinin önemi azalmaktadır. Çocuğun faydacı değerleri sosyo ekonomik gelişmeye ve eğitime bağlı olarak azalmaktadır. Çocuğun yaşlılık güvencesi değeri küçük esnaf ve sanatkarlar için en fazla, ücretli  çalışanlar için daha düşük, beyaz yakalılar için ise en düşük düzeydedir. Çalışılan işin yaşlılık güvencesi sagladığı durumlarda çocuğun  bu gereksinimi  karşılamasının önemi azalmaktadır.
Çocuğun ekonomik değerinin çocuk sayısı ile ilgili olmasına karşın  psikolojik değerinin bununla ilgisi yoktur. Çünkü maddi katkıları birbirine eklenebilir fakat sevgi, gurur gibi çocuğun psikolojik değerleri aynı şekilde biriken değerler değildir. Sosyo ekonomik değişme ile çocuğun ekonomik değeri azalmakta ve bu değerin azalması doğurganlığın da azalmasına neden olmaktadır. Diğer taraftan çocuğun psikolojik değeri ekonomik gelişme ile değişmemekte hatta artabilmektedir.. Fakat bu değerin çocuk sayısı ile ilgisi olmadığından doğurganlığa yol açmamaktadır. Öyleyse ekonomik gelişme ile birlikte doğurganlığın, erkek çocuk tercihinin, çocuklardan maddi katkı beklentilerinin azıldığı ve kadını statüsünün arttığı bir örüntünün ortaya çıktığı söylenebilir.
Kentleşme ve ekonomik gelişme, zorunlu eğitim,çocuk iş yasaları ve tarımsal olmayan kentsel yaşam koşullarının etkisi ile çocuklar ailelerinin yaptıkları katkılardan çok daha pahalıya mal olmaktadırlar.
Ancak bu bulgulara dayanarak ekonomik gelişme sonucu ailede a,ayrışmanın kaçınılmaz olduğu yada geleneksel karşılıklı bağımlılıktan batı çekirdek ailesinin bağımsızlık modeline doğru bir geçiş olduğu çıkarsanamaz. Çünkü ailedeki karşılıklı bağımlılığın iki farklı boyutu maddi ve duygusal boyutlar birbirinden ayrılmalıdır. Çocuğun değeri araştırmasının bulguları maddi bağımlılıklarla ilgilidir. Daha öncede belirttiğimiz gibi ailede duygusal bağımlılıklar , maddi bağımlılıklar ortadan kalksa da güçlü bir şekilde sürebilir.
Türkiye’de modern genç ve kentli gruplarla, geleneksel yaşlı ve kırsal grupların karşılaştırıldığı bir çalışmada maddi bağımlılıkların azalmasının duygusal bağımlılıklara yansımadığı görülmüştür. Bu araştırma akraba ilişkilerinin gelişmiş kentlerde ,köyden gelenlerde, orta sınıf ailelerde ve hata meslek sahipleri arasında önemli yaygın olduğunu göstermektedir. Yani akraba ilişkileri kentleşme ve sanayileşmeyle yok olmamıştır.
Çocuk yetiştirme değerleri , aile ilişkilerini ve bu ilişkilerdeki değişmeleri de yansıtır. Çocuktan itaat yada bağımsızlık ve kendine güven beklentileri çocuğun yaşlılık güvencesi değeri ile paralel olarak sistematik bir değişme gösterir.
İtaat daha düşük ekonomik gelişmişlik ortamlarında, bağımsızlık ise daha yüksek ekonomik gelişmişlik ortamlarında vurgulanmaktadır. Kore ve Singapur gibi yeni sanayileşmiş ülkelerde bağımsız bireyin vurgulanması dikkat çekicidir. Endonezya ve Filipinlerde daha az derecede olmak üzere Türkiye ve Tayland da ise çocuklardan bağımlı olmaları beklenmektedir. Bu bağımlılık , yaşlılıkta ana babaların yetişkin evlatlarına bağımlı olmaları şeklinde tersine döner. Bu durum ailede nesiller arası bağımlılığa örnektir.
Ailede maddi karşılıklı bağımlılık bağlamında büyüyen çocuğun bağımsız olması hiçte işlevsel olmayıp aksine ailenin  geçişi için bir tehdit sayılabilir. Çünkü bağımsız bir çocuk ailesinden çok kendi çıkarlarını ön planda tutabilir. Çocukların sahip olmaları beklenilen nitelikler ile, o,onlardan gelebilecek kötü beklentiler böylece birbirine uymakta ve genel bir nesiller arası aile etkileşimi kalıbı oluşturmaktadır. Öyleyse sosyalleşme değerleri ekonomik gelişmeye bağlıdır ve aile etkileşim örüntülerini etkiler.
Maddi karşılıklı bağımlılıktan duygusal karşılıklı bağımlılığa ve çocuğun ekonomik değerinden psikolojik değerine geçişle birlikte çocuk yetiştirme yöntemlerinde  bazı değişikliklerin olması beklenir. Çocuğun aileye maddi katkısının gerekmediği ve bağımsız olması aile içi bir tehdit oluşturmadığı durumlarda çocuğun sosyalleşmesinde özerkliğe de yer verilebilir. Fakat özerklik bu kez duygusal bağımlılığı sarsabileceğinden, çocuğun aileden tümüyle kopmasını önlemek için sınırlı olacaktır. Böylece sosyalleşme değerleri ve  ana-baba çocuk ilişkileri hem denetimi hem de özerkliği içerecektir.

BİR AİLE DEĞİŞİMİ MODELİ

Anlattığımız araştırma bulguları, kavramsal tartışmalar ve çocuğun değeri araştırması farklı kültürlerin aile ve sosyalleşme kalıplarıyla ilgili bazı ayırıcı özellileri belirlemiştir. Ayrıca bu özellikler zaman içerisinde ekonomik gelişme ile değişebilecek öğeleride içerir. Bu araştırma ve tartışma sonuçlarına dayanarak üç farklı kalıbı içeren genel bir aile değişimi modeli öneriliyor. Bu zaman ve mekan içerisinde değişmeyi açıklayan bağlamsal bir modeldir.
Bu üç kalıbın aile yapıları birbirinden farklıdır. Bu kalıpları X,Y ve Z kalıpları olarak isimlendireceğiz. Y kalıbının diğer iki kalıpla ortak özellikleri vardır. X ve Z kalıpları ise birbiriyle çakışmazlar.Yapısal özellikler,ailenin işleyişinde temel oluşturan ve ekonomik gelişme ile değişim gösteren özelliklerdir.
Her kalıptaki aile sistemi etkileşim halindeki iki alt sistemi içerir. Bunlar sosyalleşme değerleri ve aile etkileşimidir. Sosyalleşme değerleri birey-grup,bağımlılık-bağımsızlık boyutları ve çocuğun psikolojik-ekonomik değeri bakımından farklılıklar gösterir. Ailede ve kişiler arasındaki ilişkilerde karşılıklı bağımlılık-bağımsızlık ile ilişkisel ayrık benlik, tüm sistemin son ürünü olarak görülebilir.
Şimdi bu üç kalıbı tek tek inceleyelim.

X AİLE KALIBI

Bu kalıp  özellikle kırsal kesimde  tarımla uğraşan ata erkil aile yapısına sahip geleneksel toplumlarda ve genelliklede gelişmekte olan ülkelerin az gelişmiş bölgelerinde yaygındır. İşlevsel geniş ailenin yaygın olduğu çok sık rastlanan bir örüntü X kalıbını oluşturur. Bu tip aileler birinci tip akrabaları ve özelliklede ana – babaları ile de yakın bir ilişki içerisindedirler. Ata  soylu bağlara verilen önem nedeni ile aileye dışarıdan katılan kadının statüsü düşüktür.
X aile kalıbında çocuğun ekonomik değeri yönü yüksektir. Bu nedenle erkek çocuk isteme oranı ve doğurganlık oranı yüksektir. Çocuk yetiştirme sıkı ana-baba   denetimi ve itaat yaklaşımı içinde olur.

Y AİLE KALIBI

Bu kalıp X kalıbından belirgin bir şekilde ayrılmakla beraber aile etkileşimi açısından bazı temel özellikleri paylaşır. Burada yaşam koşulları  farklıdır. Bunlar ekonomik gelişme ile endüstriyel yaşam biçimleridir. Aile yapısı çekirdek aile tipidir. Bununla beraber nesiller arası ve akraba ilişkileri aile yapısını işlevsel olarak karmaşık hale getirir. Kadınların eğitimli olması ve çalışmaları nedeni ile kadın statüsünde artma görülür.
Y kalıbı ve X kalıbı  arasında aile sisteminde  görülen en önemli fark kişiler arası ve aileler arası bağımlılıklardadır. Y kalıbında sadece duygusal bağımlılıklar söz konusudur. X kalıbında ise maddi bağımlılıklar daha ağır basmaktadır. Y kalıbında sosyalleşme değerlerinde  duygusal bağımlılıklardan dolayı gruba bağlılıkta vurgulanır. Bununla beraber bireyciliğe ve özerkliğe de önem verilir.
Y kalıbında insanın temel gereksinimlerinden  bir gruba bağlılık ve özerk olma ihtiyacının bir bileşimi vurgulanmaktadır. Bu kalıpta aile disiplininde  serbestlikten çok  kontrole önem verilirken, aile etkileşimi hem özerkliği hem de bağlılığı içerir. Sonuç olarak böyle bir aile sisteminde gelişen birey diğer bireylerle karşılıklı  bağımlılığı kişiliği için tehdit edici bulmayan ilişkisel benlik geliştirir.

Z AİLE KALIBI

Bu kalıp endüstrileşmiş batı ailesi için ideal tipik bir kalıptır. Z kalıbı hem kişiler arası hem de aileler arası etkileşim düzeyinde ayrılık kültürünü ve bireyci töreyi yansıtır. Bununla beraber bu kalıp genel görünüşü ile X ve Y kalıplarından farklıdır. Batı nen bireyci töresi ve bundan kaynaklanan psikolojik kavramlaştırma bu kalıbı oluşturmuştur.
Burada ki birim, bireyselleşmiş çekirdek aile yapısıdır. Bu ailedeki duygusal ve maddi yatırımlar çocuğa yöneliktir. Ata soyluluğun öneminin azalmasıyla ve artan refahla birlikte doğurganlık düşmüş, erkek çocuk tercihi azalmış ve kadının statüsü yükselmiştir. Bu yükseliş eşler arasında eşitlikçi ilişkiyi ifade eder. Sosyalleşme değerleri ve aile etkileşimi bireyselleşmiş benliği oluşturur. Aile diğer ailelerden bağımsızdır, ana- baba nın çocuk üzerinde denetimi daha azdır,özerkliğe önem verilir.
Burada ifade edilen üç aile kalıbı kültürler arası çeşitliliği yansıtıcı bir roldedir. Model bu çeşitliliği anlamak için bir araç olarak görülebilir.
Burada önerilen değişim modeli modernleşme kuramının ön gördüğü gibi X kalıbından Z kalıbına doğru degilde Y kalıbına doğru olacağını ön görmektedir. Y kalıbı modernleşme kuramınca tanınmamakta,tanınsa bile sonuçta Z modeline dönüşecek bir geçiş aşaması olarak görülmektedir. Önerilen değişim modelinde Y kalıbı ekonomik gelişmenin sonucuna yeni bir seçenek olarak sunulmaktadır. Araştırmaların sonuçlarına göre Y kalıbı beraberlik kültürü özelliği taşıyan toplumlarda özellikle Japonya’da ve diğer sanayileşmiş ülkelerle gelişmekte olan ülkelerin gelişmiş bölgelerinde  X kalıbına  göre daha çok uymaktadır.
Y modeli içerdiği bireyci ve gruba bağlılık gibi çelişkili öğeler nedeni ile dengesiz sayılabilir. Bu nedenle de bir geçiş aşaması olduğu iddia edilebilir.  Bu eleştiriye karşı  iki sav ileri sürülebilir. Birincisi bu görüşte çelişkili öğelerin birbirlerini dışlayan kutuplar olmayıp birbirleriyle uyumlu olabilecekleridir. Bu öğeler aslında birbirlerini dışlamadıkları halde dışladıkları varsayılmış olabilir. Böyle bir varsayım ise bireyin ve grubun çıkarlarını birbirine karşıt olarak kabul eden batılı anlayıştan kaynaklanıyor olabilir.
İkinci olarak, Y kalıbı değişken ve uyumsuz bir durumdan çok temel bağlılık ve özerklik gereksinimlerinin bir sentezi yada bir bileşimi olarak görülebilir. Y kalıbı gerçekten bir sentez olarak kabul edildiğinde , genel kanının tersine Z kalıbından Y kalıbına bir geçiş olacağı tahmininde bulunulabilir.
Öngörülen değişim modeli özellikle özerklik ve bağlılık temel gereksinimlerine dayandırılmıştır. Bu nedenle bu gereksinmeleri birbiriyle en iyi bağdaştırabilen Y modeline doğru bir değişim öngörülmüştür.

MODELİN UYGULAMADAKİ SONUÇLARI

Dengesiz olarak düşünülen Y modeli uygulamada olumlu sonuçlar vermiştir. 1982-86 yılları arasında İstanbul da “Erken Destek Projesi” gerçekleştirildi. Bu proje, kentsel düşük gelirli ailelerde uygulanmış , ortamını ve çocuğun bütünsel gelişimini destekleyen kapsamlı bir çalışma olmuştur. Burada amaç, eğitim ve sürekli destek yoluyla annelerin kendilerine güvenlerini arttırmak ve çocuklarının özerklik, içsel denetim ve bilişsel gelişmelerini sağlamalarında onlara yardımcı olmaktı.
Annelerle yapılan ilk mülakatlar, onların çocuklarıyla yakın bağlar kurma gereksinimlerini ortaya çıkarmıştır. Çocuklarının hangi davranışının onları memnun ettiği sorulduğunda, çoğunlukla anneye iyi davranmak gibi anne çocuk ilişkisini vurgulayan yanıtlar alınmıştır. Sevgi gösterme, söz dinleme ve başkalarıyla iyi geçinme gibi yanıtlar tüm yanıtların %80 ini oluşturmaktadır. Öte yandan çocukta özerklik istenilen bir özellik olarak belirtilmemiş, hatta anneleri kızdıran bir davranış olarak tanımlanmıştır. Kabul edilemez davranışların yarısından çoğunu ise “kendi fikrinde ısrar etme” yada “söz dinlememe “ gibi özerklik belirten davranışlar oluşturmuştur. Yine bunlara paralel olarak annelerin , çocuklarının onlara bağımlı olmasından şikayetçi olma oranları son derece düşük bulunmuştur. İyi çocuk tanımına giren özellikler arasında da en çok “nazik olma”, “söz dinleme” sayılmış , bunlara karşılık “özerk olma” ve “kendi kendine yetme” gibi niteliklerin oranı önemsenmeyecek kadar az bulunmuştur.
Bu bulgular bağlılık kültürüne sahip başka toplumlarda bulunan ve Çocuğun Değeri Araştırmasının sonuçlarına da paraleldir.
Bu mülakatlardan sonra annelerin arasından seçilen bir kısmı çocukların gereksinimlerine daha duyarlı olabilmeleri için bir eğitim programına tabi tutuldular. Anne eğitiminde evde çocuklarının gelişimini destekleyebilmeleri için annelerin yeterlilik ve kendine güven duygusu içinde çocuklarına olumlu yönelişler geliştirmeleri teşvik edildi. Bu eğitim programı , annelere evlerinde ve diğer annelerle birlikte grup tartışmaları yoluyla  uygulandı. Bu tartışmalarda zaten var olan çocuğa şefkat ve sevgi göstermek,yakın ve ilgili olmak gibi davranışlar pekiştirildi. Diğer yandan da annelere çocuğun özerkliğini geliştirecek yeni değerler verildi. Örneğin çocuğun kendi kendini karar verebilmesi ve bunun sorumluluğunu taşıması gerektiği üstünde duruldu. Bu yeni değerlerin var olan bağlılık kültürüyle uyumsuzluk göstermediği özellikle belirtildi.
Bu destek programından sonra,araştırmanın 4. yılında annelerin çocuk yetiştirme tutumları tekrar ölçüldü. Eğitime katılan annelerin, katılmayanlara oranla çocukta daha çok özerk davranışa önem verdikleri bulundu. Yine de her iki gruptaki annelerin büyük bölümü çocuklarının bağlılık ve yakınlık gösteren davranışlarına memnun olmayı sürdürdüler. Demek ki destek programından ötürü,anneler bağlılık kültüründen kopmadan daha özerk yaklaşıma yöneldiler, ve bireysellikle bağlılık değerlerinin bir sentezi elde edilmiş oldu.
Bu araştırmanın bulguları küçük bir ölçekte bireyci ve ilişkisel yönelimlerin kuramda olduğu kadar uygulamada da bağdaşabileceğini gösterdi. Bu da yetkili ve kontrollü çocuk yetiştirme tutumuna uyan ve iki temel insan gereksinimini (bağlılık ve özerklik) cevap verebilen Y aile kalıbının uygulaması olarak görülebilir.

SONUÇ


Buraya kadar değindiğimiz konularda vurgulanmak istenen ana nokta bireycilik ve toplulukçuluk kavramlarıdır. Bireycilik, bireyin yaşadığı çevreden bağımsız ve özerk davranışlara yönelmesini sağlar. Toplulukçuluk ise bireye bulunduğu,yaşadığı çevreye bağımlı davranışları kazandırır. Aslında bu iki kavramda insanın temel iki ihtiyacıdır. Fakat yaşanılan bölge koşulları ve yaşam standartları bu iki ihtiyacın birbirine baskınlık kurmasına neden olmuştur. Sanayileşmiş ve ekonomik gelişme sağlamış kentsel ortamlarda özerk ve bağımsız davranışlar önem kazanırken kırsak kesimde ve kentsel bölgelerin gelişmemiş kesimlerinde içinde bulunulan topluma bağlılık davranışları önem kazanmıştır.
Psikolojik Modernleşme Kuramına göre,modernleşme ile  ve gelişen sosyo ekonomik yapı ile aile ve sosyalleşme değerlerindeki farklılıklar azalacak ve bu değişimin tek yönlü olup batı modeline doğru gideceği varsayılmaktadır. Bunun nedeni psikoloji biliminin Amerikalı ve Avrupalıların üzerine kurulu olmasıdır. Bu anlattığımız kültürler arası araştırmalar bu kuramı ciddi bir biçimde sarsmaktadır.
Avrupa ve Amerika’da yapılan araştırmalar özerklik kavramının  sanayileşmeden öncede varolduğunu göstermektedir. Buna bağlı olarak batılı ailelerdeki özerklik kavramının ekonomik gelişme ile ortaya çıkmadığı, hatta özerklik kavramının daha öncede var olmasının batıda sanayileşmeyi kolaylaştırdığı düşünülebilir.
Bu  noktada sanayileşmenin doğu toplumlarında sosyalleşme değerleriyle aile yapısının giderek batıda ki özerk aile yapısına dönüşeceği düşüncesi yanlıştır. Japonya’da yapılan araştırmalar bu düşünceyi  desteklemektedir. Çünkü Japonya’daki sanayileşme toplumda tamamen özerk bireylerin oluşmasına neden olmamış ailede güçlü duygusal bağların devam ettiği  görülmüştür. Japonya,Singapur ve Kore gibi hızlı ekonomik gelişmenin olduğu ülkelerde yaşayan bireylerin özerklik davranışları gelişmektedir fakat bu gelişme bireylerin bağlı oldukları gruplara bağımlılıklarında bir azaltma meydana getirmemiştir.
Tüm bu araştırmaların ışığı altında söyleyebiliriz ki gelişmekte olan ülkelerin sosyalleşme değerleri ve aile yapısı batının ayrışmışlık kültürüne doğru değil,bireycilik kültürünün ve bağımlılık kültürünün bir sentezini oluşturan yeni bir kültüre doğru yönelmektedir.